Borisov, İstanbul'un Brüksel'den daha yakın olduğunu biliyor

26 Ağustos 2016 Cuma |

Nahit Doğu

Başbakan Boyko Borisov, yedi Avrupa ülkesi liderlerinin bugünkü Berlin buluşması nedeniyle Türkiye’ye gitmememeye karar vermişti ancak Türk mevkidaşı Binali Yıldırım’ın ısrarı üzerine kararını değiştirdi.
Önceden Almanya Başbakanı Angela Merkel ile de konuşulduğu için Merkel, Borisov’la olan görüşmesini yarına erteledi.
Borisov, Türkiye gitmeden önce Avrupa Birliği (AB) ülkelerine doğru süren göç krizi konusunda Avrupa'da bir çözüm perspektifi görmediğini bu nedenle de Türkiye ile iyi iyilişkiler içinde çalışmaları gerektiğini söyledi.
  Bu bağlamda Borisov’un Yıldırım ile yapacağı görüşmenin tek konusu mülteciler olmayacak. Enerji projeleri, FETÖ’nün Bulgaristan’daki faaliyetleri ve Suriye’deki son durum gibi konular da ele alınacak.
Bulgaristan’ın Türkiye ile AB arasında bir köprü ve aracı olabilir mi sorusu ortaya çıkıyor... 
  Bulgaristan’ın uluslararası arenadaki ağırlığı ve global stratejiler alanındaki konumu nedeniyle Brüksel ile Ankara arasında köprü olmasını imkansızlaştırıyor. Bulgaristan’ın bölgesel bir güç olan Türkiye ile AB arasında söz sahibi olması beklenmiyor ancak sınırlı da olsa etki yaratabileceği inkar edilemez.
  Borisov, Türkiye’ye karşı tarihten gelen önyargılardan kopamayan Bulgar toplumunun önemli bir kesiminin eleştirilerine rağmen, önceki başbakanlardan farklı olarak, Türkiye ile ilişkilere rasyonel yaklaşabilen tek Bulgar lider. Türkiye gibi büyük bir devletle iyi geçinmenin Bulgaristan'ın lehine olduğu denklemini anlayabilen tek başbakan.
  Borisov, iç siyasette bu durumdan kısa vadede zarar görüyor. Komşusu Türkiye ile ilişkilere önem vermesi ülkedeki popülist sağcı siyasi oluşumların tepkisini çektiği gibi, muhalefet kanadındaki partileri rahatsız etmeye devam ediyor.
Ne var ki, İstanbul'un Brüksel'den daha yakın olduğunu Borisov iyi biliyor.

ARŞİV AJANS BULGARİSTAN
02:40 | 0 yorum |

STK lar ne iş yapar

18 Ağustos 2016 Perşembe |

Erdoğan Doğu

Özellikle vize, pasaport gibi işlemleri yapmak için yolu Bulgaristan Konsolosluklarına düşen göçmenler; buralarda işleyişin ne kadar yavaş olduğunu, tüm gün sırada beklenileceğini, bazen azar işitileceğini ya da tabiri caizse suratı mahkeme duvarı gibi olan bir memur ile karşılaşacağını, eninde sonunda işlemini yapmak için aracı firmalara muhtaç kalacağını çok iyi bilir. 
Yıllardır çözümü bulunamayan bu sorun, en son bir yöresel dernek başkanımız tarafından  dile getirilmiş olsa da maalesef bir bütünlük içerisinde, diğer derneklerin desteğini alamamıştır. Hatta bu sorunu dile getiren kişiler hep psikolojik baskıya maruz kalmıştır.
Aslında bu sorun ile o kadar çok  karşılaşıyor ki; bahsi geçen haber bir gecede 15.000 ‘den fazla okuyucu ile bulaşabiliyor. Gerek işyerimden gerekse mahallemden tanıdığım dostlarım, özellikle telefon ile randevu konusunda epey müzdarip olmuş durumdalar…
Evde annelerinin, babalarının tüm gün telefonu düşürmek için çabaladığından bahsediyorlar.
Böyle göz ile görünen, herkesin aleni bildiği bir sıkıntı varken, neden bizleri temsil etmekle yükümlü olan STK’lar daha etkin bir şekilde bu sorunun üstüne gitmiyor?
Konsoloslukların çalışma prensiplerini, çalışan sayısını, görev ve sorumluluklarını, denetlemesini yapacak olan tabi ki STK’lar değildir. Fakat böylesi sorunlarda daha etkin olmaları gerektiği düşüncesindeyim.
Biz göçmenler yaşayış tarzımız ve yıllarca edindiğimiz kültür ile özellikle devlet kurumlarında, ‘’vur ensesine al lokmasını’’ deyimini çok iyi yansıtıyoruz. Bu bizim devlete olan saygımızdan kaynaklanıyor.
Yapılan uygulamalar yanlış olsa dahi, hakkımız yenmiş olsa dahi pek ses çıkarmasını bilmiyoruz aslında…
Umarım ki asli görevi; bu tür sorunlara çözüm üretmek, temsil ettiği halka yol gösterici model olmak, halk ile kurumlar arasında iletişimi kurmak olan yöre derneklerimiz, federasyonlarımız, konfederasyonlarımız bu konuda daha etkin adımlar atıp, çözüm odaklı çalışmalar yapacaktır.
Artık günümüzde; yılda 2- 3 etkinlik yaparak, dini ya da özel günlerde bir araya gelerek STK olunmuyor.

Bizzat halkın içerisine girip, sorunları belirleyip, çözüm anlamında bizler neler yapabiliriz? Nasıl katkı sağlayabiliriz?  gibi sorulara cevap bulmak gerekiyor. Vizyon ve misyon tanımlarını bu yönde belirlemek gerekiyor. Aksi takdirde güçlü bir STK olmak mümkün değildir.
19:15 | 3 yorum |

Mesaj stratejisi ve onur muhasebesi

17 Ağustos 2016 Çarşamba |

Nahit Doğu

Geçen hafta Anadolu Ajansı, HÖH Patisi ile FETÖ yapılanmasının arasındaki bağlantıların ‘mercek altına alındığını’ yazdı. AA’nın bu kısa haberi, Ankara’nın resmi mesajını yansıttığı konusunda kimsenin şüphesi yok. Devletin resmi ajansının haberini Türkiye’deki başka medya kuruluşları da genişleterek verdi.
Bir sonraki aşamada Bulgar medyası da, söz konusu habere geniş yer ayırdı. Konuyla ilgili Bulgar medyasındaki tartışmalar hala sürüyor.
Paki HÖH partisi iddialara nasıl bir cevap verdi.
HÖH yetkilileri, haberin içeriği konusunda görüş bildirmek yerine haberin akış sürecini açıklamayı tercih etti ve sadece ‘propaganda’ dedi.  
HÖH, varolduğu iddia edilen bağlantılarla ilgili görüş bildirmeyerek kendi mesajlarını vermeye devam ediyor.
HÖH’ün mesajı şu; gelişmeleri bekleyin, önümüzdeki günlerde ilginç isimler Ankara’ya gidiyor ve ilişkiler Rus uçağının düşürülmesinden sonra oluşanlardan çok daha farklı.
Bekleyelim ve görelim...
15 Temmuz darbe girişiminden sonra Bulgaristan’daki Türk partilerinde hakim olan sessizlik seçmeni rahatsız ettiği gibi, Bulgar gözlemcilerin de dikkatini çekmeye devam ediyor.
Prof. Mihail Konstantinov, darbe girişiminden sonraki sessizliği yorumlarken şunları söyluyor Üç Türk partimiz var ancak üçü de kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi susuyorlar. Oysa olay Bulgaristan ve Türkiye ilişkilerini ilgilendiriyor. Yoksa seçmeni karşısında Ankara’ya nekadar yakın olduklarını ve ya olmadıklarını göstermek için yarışıyorlar. Böyle ağır bir olay karşısında bu partiler yok oldular. Bu onurlu bir davrınış değil.

Mevcut şartlarda Konstantinov’a hak vermemek zor.
12:11 | 0 yorum |

'Zaman' artik bizim için lekedir

6 Ağustos 2016 Cumartesi |

Mümin TOPÇU

Ben ilk kez, bundan 26 yıl öncesi “Zaman” gazetesi okumuştum ve o zaman hayretler içinde kalmıştım. Bu gazetenin ruhunda Cumhuriyet ilkeleri  ve Türklük yoktu. Okuyucuyu onlarca asır geriye sürüklüyordu.

Daha sonraki yıllarda, Fetullahçı tarikat mensuplarıyla uzun tartışmalarım oldu, bazen onlarla yumruklaşmaya kadar gittiğim oldu, çünkü farklı Türkiye hayalleri yatıyordu gönüllerimizde...

Fethullahçılar, Meclisimizi bombalayarak harakiri yaptılar. İŞİD’in bile elinde olmayan F-16 uçaklarıyla!

Türkiye topraklarında, Fetullahçı hareketin bütün tohumları ve kökleri yok edilecektir.

FETÖ örgütü, daha 1990 yılında, kendisine Bulgaristan’da da uygun bir zemin bulmuştu. Nasıl olduysa, esrarengiz bir şekilde ülkemizdeki karanlık güçlerle işbirliği içine girdi ve yarınki gün, Bulgaristan’da çıkmaya devam eden “Zaman”gazetesini manşetinde askeri darbe girişiminde bulunanlar için methiyeler yazılacak. Bu  saatten sonra, bizim için bir lekedir bu gazete...

Böylece, namlunun ucundan demokrasi çıkmayacağını da canlı yayında görmüş olduk.



00:43 | 0 yorum |

Hüseyin Hafızov: ‘DOST safını çoktan belli etti, darısı hainlerin başına’

31 Temmuz 2016 Pazar |

Hüseyin Hafızov, kendisine yönelik son dönemde bazı eski istihbarat elemanlarının yürüttüğü karalama kampanyasıyla ilgili açıklamalarda bulundu.



Aylardan beri benim hakkımda Erdoğancı ve Türkiye ajanı diye iftira ve algı oluşturmaya denediler. Şu an Türkiye gündemin gidişatına göre Gülenci diye iftira ve karalama propagandası başlatılmış. Yarın Bulgaristan ejderha istilasına uğrarsa muhtemelen yine Dost’çulara atfedecekler.

Gücümüzü azaltmak, heyecanımızı kırmak ve güvensizliği aşılamak için yapılan bir hamle.

Çelişki dolu ithamlarla gülünç hale düşmekteler ve bizi de ancak eğlendirip güldürmektedirler. Bizim nerede okuduğumuzu bile bilmeyen bir istihbarat birimi devletimize nekadar faydalı olur endişe etmekteyim. Ben hayatımda hiç bir zaman yurtdışında öğrenim görmek şöyle kalsın, kursa bile katılmış insan değilim. Becereksiz, art niyetli ve vatandaşlarına zülmeden entrikacı olarak niteliyorum bunları. Dedi kodu, algı ve baskıyla uğraşan bir anlayış ve düşman güruhu.

Bulgaristan’da paralel güce sahip olan büyük bir grup var ve bunlar Delan Peevski’ye bağlı.

Yıllardan beri ona çalışmakta ve ondan mali destek almakta. Belkide bizim bunları açıklamamız lazım. Kişi bazında, entellektüel kesim gibi geçinen, kanaat önderleri, sivil kuruşları ve devlet kurumları paralel çalışmalarda bulunmakta ve Türklere nefreti yaymakta.
Ancak tekrar etmemizde fayda var – Türkiye devleti ve halkın yanındayız ve demokrasinin galip geleceğine dair kanaat sahibiyim.
DOST  safını çoktan belli etti, darısı hainlerin başına...
Türkiye'deki darbe girişimine karşıyız. Türkiye ve halkın yanında olduğumuzu bir daha belirtmek isteriz
17:16 | 0 yorum |

FaceTime ile püskürtüldü...

22 Temmuz 2016 Cuma |

Erdoğan Doğu

Türkiye , 15 Temmuz akşamı adeta sarsıldı. TSK içerisinde ki FETÖ yapılanması darbe girişiminde bulunmuştu. Neyse ki; TSK'nın büyük bölümünün bu darbe girişimine destek vermemesi ve Türk Milleti'nin bu terör örgütüne karşı direniş göstermesi sonucu , bu girişim amacına ulaşamadı.
Buraya kadar olan kısmı zaten herkes çok yakından takip etti ve yaşananları biliyor. Asıl sorulması gereken soru ise ; '' bu devirde darbe de neyin nesi? ''
Konunun uzmanı olan kişiler bu süreci ve sonuçlarını zaten inceleyeceklerdir. Ben ise olaya farklı bir boyuttan, kendi alanımdan bakmak istiyorum.
Günümüzde darbe yapmanın araçları da değişmiş. Görüldü ki darbeciler; operasyon talimatlarını, bilgi akışını, ihtiyaçları ve durum tespitlerini WhatsApp üzerinden kurmuş oldukları bir grup kanalıyla paylaşıyorlar. Hatta ihtiyaç duydukları farklı kişileri anlık olarak gruba dahil ediyorlar ve iletişime geçiyorlar.
Aslında geçtiğimiz yıllarda Facebook'un , WhatsApp'ı 19 milyar USD vererek satın almasını anlamamıştım. Çünkü; 1 USD dahil geliri olmayan dijital bir uygulamaydı sadece. Geliri olmayan  bir unsura  neden 19 milyar USD  gibi çok büyük paralar harcayarak yatırım yaparsınız? Ama artık daha iyi anlıyorum, stratejik bir satınalma ve marka değeri...
Aynı akşam içerisinde farklı bir gelişme ise; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın FaceTime ile bir televizyon kanalına bağlanması ve bu yolla Türk Milleti'ne darbecilere karşı sokaklara çıkın çağrısıydı. Ve bu çağrı ile herşey değişti... O an canlı bir Tv kanalının binasına gitme şansı olmayan Erdoğan, FaceTime yoluyla milleti ile buluştu. Sonuç olarak;
WhatsApp ile yapılan darbe,
FaceTime ile püskürtüldü...

Daha önce yazmış olduğum '' Y Kuşağı Göçmenler '' adlı yazımda, dijital medyaya, sosyal ağlara ve bunların önemine değinmiştim. Peki bizim siyasilerimiz ne kadar kullanıyor bu kanalları? Böyle durumlarda, Erdoğan kadar yaratıcı olabilecekler mi? Yoksa hala dijital dünyayı, herhangi bir etkinlikte çekilen fotoğrafların paylaşımı olarak görmeye devam mı ediyoruz?
02:50 | 0 yorum |

Bulgaristan-İran iİlişkileri

14 Temmuz 2016 Perşembe |

STOIMEN PAVLOV
Birkaç yıldır Bulgar hükümetleri Doğu piyasaları ile pek önemsenmeyen ticari ve ekonomik ilişkilerini canlandırmaya çalışıyor. Bu bakımdan geçen yıl en çok dikkati çeken Çin ve Hindistan’a gerçekleştirilen hükümet ziyaretleri oldu. Bu yıl ise Başbakan Boyko Borisov’un hafta içinde İran’a yaptığı ziyaret ilgi çekicidir. Tahran görüşmeleri, Batı’nın nükleer programı yüzünden bu ülkeye uygulanan ambargoyu kaldırmasından yakın bir süre sonra gerçekleştirildi. Sofya ile Tahran, tam şu anın ikili ilişkilerin canlandırılması için elverişli olduğu düşüncesinden hareketle ticaret, enerji üretimi ve turizm alanında iddialı işbirliği niyetlerini ilan ettiler.Basra Körfezi ile Karadeniz üzerinden İran, Ermenistan ve Gürcistan’ı bağlayacak yeni bir ulaşım koridorunun oluşturulmasına Bulgaristan’ın da katılması önerisi ele alındı. İran tarafı, Yunanistan ile Bulgaristan arasında gaz bağlantısı projesine,bu güney komşumuz üzerinden ülkemize Aleksandropulis sıvılaştırılmış doğalgaz terminalinden gaz temini projesine büyük ilgi gösterdi. Bu niyet, Sofya’nın gaz tedariki yolları ve kaynaklarını çeşitlendirme arzuları ile tam uyum içinde.
Uluslararası ambargo yıllarında İran’ın uluslararası ticarete erişimi çok kısıtlıydı ve bankaları AB ve ABD’nin kara listesine dahildi. Bunun sonucunda bu ülke bugüne dek uluslararası ticaretteki ödemelerde güçlüklerle karşılaşmaya devam ediyor. Bulgar tarafı bu bağlamda İran’a, ikili iktisadi ilişkilere ivme kazandırmanın yanısıra İran özel sektörü ile AB ülkeleri arasındaki tranzaksiyonları kolaylaştırmak amacıyla maliye ve bankacılık sektöründe işbirliği kurulmasını önerdi. Başbakan Borisov, bu sorunu Avrupa Konseyi düzeyinde de dahil, her türlü AB mertebelerinde ortaya atma angajmanını üstlendi.
Başbakan Borisov’un ziyareti, Bulgaristan’ın, Belene Atom Elektrik Santrali projesinin iptalinden sonra Rus Atomstroyeksport tarafından üretilen teçhizatın İran tarafından satın alınması ihtimalini yoklama niyeti ile en büyük ilgi uyandırdı. Bu satımın olumlu gelişmesi Bulgaristan’ın Belene projesi iptalinden doğan kayıpları minimuma indirilmesini sağlayacak için sorun olağanüstü önem taşıyor. Öte yandan, topraklarında yeni nükleer güçlerin oluşturulması için Rusya ile projelerinin hayata geçirilmesine hız kazandırabileceği için, Bulgaristan’da kullanılmamış bir Rus donatımına sahip olmak İran için büyük ilgi oluşturabilir. İran Cumhurbaşkanı Rouhani’nin Bulgar önerisine önem verilmesi gerektiği sözlerine rağmen bu sorun teknik ve mali özelliğinin yanısıra siyasi nedenlerden dolayı da çok karmaşıktır. İran’ın Batı’yı nükleer silah üretim planları olmadığı konusunda inandırmış olmasına rağmen, İsrail, Tahran’ın nükleer teknolojiler elde etme arzusunun sadece askeri amaçlara dayalı olabileceğinden korkuyor.Ancak Bulgaristan Dışişleri Bakanı Daniel Mitov’a göre İsrail, bu somut durumda her iki ülkenin yararına olan ve kendisini tehdit etmeyen ticari ilişkilerin söz konusu olduğunun bilincindedir. Bulgar heyeti bununla ilgili olarak Kozloduy atom elektrik santralinin işlenmiş yakıt atıkları ile ilgili tecrübesini Tahran’da İran uzmanlarıyla paylaşma önerisinde bulundu.
Basşbakan Borisov’un ziyareti esnasında, karşılıklı yatırımlar, ulaştırma ve haberleşme, küçük ve orta ölçekli işletmeler arasındaki işbirliği alanlarındaki bağları yeni bir temele oturtmayı hedefleyen üç ikili belge imzalandı. Ciddi gelişmeler ilerde beklenecek. Bilim işçileri ve yüksek teknoloji şirketleri temsilcilerinden oluşan çalışma grupları, deneyim değiştokuşu gerçekleştirilmesi ve iktisadi ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla bu konuda yoğun çalışmalarda bulunacak.Nükleer enerji alanındaki olası işbirliği ile ilgili olarak uzman değiş tokuşu da gerçekleştirilecek. İran tarafının Bulgaristan’a ziyaret gerçekleştirmesiyle siyasi görüşmelerin sürdürülmesi bekleniyor. İki ülke arasındaki bağların canlandırılması artık bir gerçektir ancak her şey henüz başlangıç safhasındadır.
21:18 | 0 yorum |

Göçmen Olmak!

12 Temmuz 2016 Salı |


Oktay YILMAZ 

Sürekli yuvarlanan bir taş gibi neredeyse hiç yosun tutamamak, hiç yer edinememek demektir göçmen olmak. Sürgün geçmişinden kalan yaralarının yer yer kanamasıdır göçmen olmak. Mutlusundur ama hep içinde bir sızı, hep içinde bir acabayla yaşarsın. 
Önce ayakta durmak için çabalarsın; yaşama tutunmak için çalışırsın. Sonra… Zaman artık dönmek için çok geç, kalmak için ise erken olmuştur. Doğdun öz vatanın yabancı, yabancı vatanın öz yuvan olmuştur. 
Hiçbir kimseyi tanımadan göç ettiğin şehirde gün gelir selam vere vere yürürsün yollarında. Yeni doğumlar hayat verir göçmen ailesine. Ve nasıl olduğunu anlamadan mezarları doldurmaya başlarsın bir bir… İşte o günde artık her türlü karar için geçtir. Neresi vatan, neresi sıla duygular birbirine karışır. 
*** 
Zor zanaattır göçmen olmak. Bir o kadar zor iştir göçmen çocuğu olmak. Asıl sizin istikbaliniz için göç edilmiştir; yeni yurtlar bulunmuş, yollara düşülmüş, sınırlar aşılmıştır. Ve bir gecede sizin bütün hayatınız değişmiştir. 89 ve sonrasında bu düşünceyle, ‘çocuklarımız daha iyi yaşasın’ diye İskandinavya kıyılarından Anadolu bozkırlarına kadar tüm Avrupa kıtasına ve hatta Kanada’dan, Amerika, Avustralya’ya dağıldık. 
Bulgar asimilasyon baskısından kurtulmak isteyen Bulgaristan Türkleri yeni nesli çil yavrusu gibi dağıttı. Kimimiz Kopenhag’ta kimimiz Isparta’da yeni yeni yaşamlara sarıldık. Birbirimizden kopuk ama Türklük bilinciyle ve yurdumuz Balkan topraklarına sorumluluğumuzla yaşamaya devam ediyoruz. 
*** 
21 Ağustos 1989 gecesi sınırın kapanmasına dakikalar kala Türk ana topraklarına giriş yapmış göçmen bir ailenin 9 yaşındaki korkak göçmen çocuğu olarak bütün hayatım boyunca hep o kırılma anını düşündüm. O gece o sınır geçilmese ne olurdu? Yaşamım nasıl olurdu? Şimdi nerelerde olurdum? 
Sadece 9 yaşında olmama rağmen hep hayalini kurduğum Türkiye’ye nihayet kavuşmuştum, kavuşmuştuk… Ama asıl zorluk bundan sonraydı. Özlemini duyduğun bir Türk yurdu, ama yaşam biçimini hiç bilmediğin bir ülke. İçten bir sevdayla sevdiğin Türkiye, ama yaşama sistemini hiç bilmediğin bir ülke. Görmeden çok sevdiğin bir Türk halkı, ama senin hiç bilmediğin etnik ayrılıklar… Bunları bir çırpıda algılamak, kabullenmek ve yaşamına adapte etmek kolay değil. Uzun bir mücadele süreci; “Ben Bulgar değilim, Bulgaristan Türküyüm”, “Bizimkiler oraya gitmemiş, biz Osmanlı döneminde Balkanlara yerleştirilen Türkmen kıyı boylarının torunuyuz”, kibrit kutusu kadar inşa edilmiş gettolarda kendi paranla satın aldığın evi devletin hediye etmediğini anlatma çabası… gibi gibi… 
Toplumun bütün ön yargılarına ve bilgisizliklerine rağmen Türkiye’de göçmen olarak yaşadık; sadece vatanımıza bağlılık gösterip sadece çalıştık, çok çalıştık… Kimsenin tavuğuna kış demedik ama kimseye de boyun eğmeden kendimizi kabul ettirdik. 
*** 
Dedim ya ‘sınırı geçmesek ne olurdu’ sorusu kafamda dolanıyor. Bugün ise geldiğimiz nokta gönül kırıcı! Türkiye’nin göç sorunu bizim üzerimizden tartışılıyor. Suriyeli mültecilere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesine argüman olarak seçilmek biz Balkan göçmenlerini yaralıyor. Bu noktaya gelmemiz oldukça can sıkıcı. 
Biz, öz Türk olarak anavatanımızda sadece göçmen olduk, göçmen gibi yaşadık. Ne bir sokak köpeğini tekmelerle öldürdük, ne yerleşik ahaliyle kavga ettik, ne de bomba yaparken bombayı elimizde patlattık… 
Çünkü göçmen olarak yaşamak kavga etmek, yasadışı işlere buluşmak değildir. Göçmen olmak yaşam mücadelesi vermektir, ayakta kalabilmektir. 
Savaştan kaçtıkları için hayat mücadelesi vermeye çalışan Suriyelilerin birçoğunun agresif tavırları ise hiç de göçmen kimliğine uymuyor. Yerleşik topluma ayak uydurmak yerine kendi kültürünü zorla kabullendirmek göçmene yakışır iş değil! 
Biz, Bulgaristan Türkleri sadece onurumuz ve ismimiz için yaşarız. 
Eğer katil, hırsız, dilenci, asalak gibi yaşamayı kabul etmiş bazı Suriyelileri vatandaşlığa geçirmek için örnek gösterileceksem ben vatandaşlığımı bırakmaya hazırım! 
16:03 | 0 yorum |

Hadi ayırın canı canandan...

11 Temmuz 2016 Pazartesi |

Kimi zaman öyle bir söz ile muhatap olursunuz ki yerinizden bir adım ileri veya geri oynayamazsınız. En kötüsü evlattan duyulan acı kelam derler ya işte ancak böyle tarif edebilirim. Türk Tarih Kurumu eski Başkanı ve Mhp Kayseri milletvekili Yusuf Halaçoglu'nun Balkan Türklerini öven mesajının altına "Evlad-ı Fatihan ülkeye ne verdi ki" diye yazmış biri. İlkin aklıma 18 aylıkken annesinin kucağında katledilen Türkkan bebek geldi. Onun canını verdik yeter mi? Türklük uğruna, İslam uğruna son 150 yılda milyonu aşkın can feda ettik. Atalarımızın mezarlarını yalnız; evi-barkı , tüm birikimlerimizi derbeder edip geri bıraktık. Anavatanımıza kavuşur kavuşmaz şanlı toprağımıza secde edip öptük. O toprağın altına yıllar sonra askere gönderip şehit olarak dönen evlatlarımızı gömdük biz. Hadi diyelim ki tüm bunları da yaşamadık ama Türk'ü Türk'ten sırf aradaki sınırdan dolayı ayrı saymak da neyin nesidir? Rumeli işgal edilmeden önce vatan toprağının kalbi sayılırdı. Bugün aynı sıfatlara hayiz olan Antalya, Trabzon, Erzurum... o zamanlar işgal edilip şimdi başka bir ülke yönetimi altında kalsaydı orada yaşayan Türklere yine aynı davranışları mı reva görecektiniz? Eşim Kastamonulu , ben Deliormanlı , oğlum ise İstanbul'da doğdu. Hadi ayırın canı canandan... Merhum Sadık Ahmet, Yunanistan'da Türklük mücadelesi verdiği için hapisle cezalandırılırken, "Ben bir Türk olduğum için hapse götürülüyorum. Eğer Türk olmak bir suç ise, burada tekrar ediyorum. Ben bir Türk‘üm ve öyle kalacağım" diye feryat etmişti. Eğer bu feryadı anavatanımızda dile getirmemiz gerekiyorsa tüm Türk düşmanlarına sesleniyorum: "Eğer Türk olmak bir suç ise, burada tekrar ediyorum. Ben bir Türk‘üm ve öyle kalacağım!!!"
22:36 | 0 yorum |

Batan Gemiden Canını Kurtarmak İçin Karısını Gemide Bıraktı

Öğretmen bir gün denizin ortasında batmak üzere olan bir geminin hikayesini sınıfta öğrencileriyle paylaşır.
Gemideki çift cankurtaran botunun yanına kadar gelir ve sadece bir kişilik yer olduğunu görür.
Hikayenin gerçekliği hakkında tamamen emin olmasam da, hepimizin hikayeden ders çıkaracağını zannediyorum.
Öğretmen, hikayeyi anlatmaya başlar.
Gemi, denizin ortasında aniden batmaya başlar. Gemideki bir çift cankurtaran botuna yaklaşırken sadece bir kişilik yer kaldığını görür.
O an adam, karısını geride bırakır ve bota atlar.
Batmak üzere olan gemideki kadın eşine bakar ve son cümlesi şu olur.
Öğretmen bir an durur ve öğrencilerine, “Sizce kadın, kocasına ne demiş olabilir?” diye sorar.
Öğrencilerinin çoğu: “Senden nefret ediyorum. Nankör herif!” demiştir diye cevap verir.
Öğretmen, köşede sessizce oturan bir çocuk görür ve aynı soruyu ona da sorar. Çocuk, “Öğretmenim bence ‘Çocuğumuza iyi bak demiştir'” diye cevap verir.
Öğretmen şaşırarak çocuğa sorar, “Daha önce bu hikayeyi duymuş muydun?”
Çocuk kafasını sallar ve “Hayır ama annem babam vefat etmeden önce aynı şeyi söylemişti.” der.
Öğretmen suratında üzgün bir ifadeyle, “Cevabın doğru” der.
Gemi batar, adam evine gider ve kız çocuğunu tek başına yetiştirir.
Yıllar sonra çocuk vefat eden babasının günlüğünü bulur.
Meğerse, çift gemi seyahatine çıktıklarında kadına ölümcül hastalık teşhisi konmuş. O kritik anda, baba ölmek üzere olan eşi yerine kendini bota atmış.
Baba günlüğünde, “Denizin dibine beraber batmayı o kadar isterdim ki… Ama çocuğumuz için, tek başına denize batmanı izlemek zorunda kaldım.” yazmış.
Hikaye biter ve sınıf sus pus olur.
Öğretmen, çocukların hikayeden gereken dersi çıkardıklarını düşünür. İyiyle kötüyü ayırmanın, aralarındaki ince çizginin ne kadar kafa karıştırıcı olduğunu anladıklarını düşünür.
Bu nedenle, olaylara yüzeysel olarak bakmamalı ve ön yargılarda bulunmamalıyız.
Hesap geldiğinde hesabı ödeyen bir arkadaş, zorunlu hissettiği için değil arkadaşlığa paradan daha çok önem verdiği için bunu yapar.
İş hayatında sürekli insiyatif alanlar bunu aptal oldukları için değil sorumluluğun ne demek olduğunu bildiklerinden yaparlar.
Tartışma sonrasında ilk özür dileyen kişi bunu suçlu olduğu için değil etrafındakilere değer verdiği için yapar.
Size sürekli mesaj atan birisi, yapacak başka bir şeyi olmadığından değil, size önem verdiğinden bunu yapar.
Bir gün hepimiz sevdiklerimizden bir şekilde ayrılacağız. Sohbetlerimizi ve beraber kurduğumuz hayalleri özleyeceğiz.
Bir gün çocuklarımız eskilerden bir fotoğraf görecek ve “Bunlar kim?” diye soracaklar. İçimiz kan ağlayarak “Bunlar, hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim insanlar.” diye cevap vereceğiz.
14:08 | 0 yorum |

DOSTUNDAN NEDEN KORKUYORSUN, MADAM LİLİYA?

10 Temmuz 2016 Pazar |

Mümin TOPÇU

Savcının bütün gayretine rağmen, yeni partimiz mührüne gene kavuşamadı. Ticari yasalar “uzmanı” hakime Liliya İlieva, siyasi kulvarda sınıfta kaldı. İyi de oldu! Böylece ülkemizin yargı ahırlarını temizleme süreci hızlandırılmış oldu. Bizde Mityü Gestapo’yu veya Drındar Dangalağını daha erken yargılarız... Madam Liliya’nın bir önceki iki gülünç kararını es geçelim. Başıbozuk Hakimeye göre, yeni partinin kayıt evraklarında, formal olarak bir hata yokmuş ama kanunun ruhu “zedelenmiş” bir kere. Demek ki, mahkeme yasa dışı bir eyleme sebebiyet vermekte ve Cadılar Avı cübbesi giyme hazırlığına sürüklenmekte... Tabi ki, buna izin veren olursa! Pek de manacı ve olgunlaşmamış çıktı bizim kavuncular diyarında yetişen Madam Liliya. Partimizin ne adını, ne amaçlarının formule ve konkretize edilmesini beğenmekte. Hatta, etnik bir parti kokusu almış burnu! Yani, kendisi, Bulgaristan’ da ki Türklerin, yaşadıkları bölgelerde siyasi parti kurma hakkı tanımamakta. Öyleyse, hadi bakalım, Cebele, Koşukavağa, Dulovo veya Podayva’ya Bulgarlar, ya da en iyisi Ruslar yerleştirilsin ve böylece, “etnik” partilerin kurulması engellensin. Yüzde yüz Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda, şimdi biz nereden bulalım bunca Bulgarı ve Urusu? Eh, görüldüğü gibi, Jivkov zihniyeti, hala tamamen kökünden kazınmış değil... Yoldaş hakimeye göre, daha iyisi yeni bir parti hiç kurulmasın, sonuçta derin devletin “Türk”partisi herkese yetmiyor mu? Hem de nasıl yetiyor? Adeta ikrah geldi bütün Bulgaristan toplumuna... Bize, kızılcık şerbeti niyetine, kan içirtiliyor... Bütün yasaların izin vermesine rağmen, Bulgaristan’daki Türkler, ne bir otonomi, ne de anadillerinin resmileştirilmesini talep etmekte. Onların tek derdi, ülkedeki bütün etnoslarla hep beraber ve özgürce siyaset yürütmek. Madam Lilya’nın derdi ve korkusu ise, Türklerin anadillerinde konuşmasına yönelik. Madam Liliya, sakın unutmasın, biz vaktinde “çujd ezik” konuştuğumuz için “pet leva” ceza ödemiş bir etnosun temsilcileriyiz. Bir isim uğruna kurşun yedik, mahpus yattık... Totalitarizım ejderhasını öldürdük, ama her nerede hala yaşatılıyorsa, yakın zamanda kanlı uzantılarını da kesip atarız. Dostundan neden korkuyorsun, Madam Liliya? Ya da suflörlerin korkudan titremekte ve altına etmekte...
20:14 | 0 yorum |

Hey Dost! Durmak yok, koşmak var! Yola devam

9 Temmuz 2016 Cumartesi |

Bayram ÇOLAKOĞLU
Dün kafatası ırkçılığından kelime ırkçılığına bir Bulgaristan güzellemesi daha yaşadık.
Üniversitede okurken sol eksenli hocalarımız kahir ekseriyete sahipti. Bu hocalarımızdan birini hiç unutamıyorum. Milliyetçiliğe, manevi değerlere saldırır; kafatasçı diye milliyetçileri aşağılardı. Amma ve lakin bu hoca hanım müthiş bir şekilde “kelime ırkçılığı” yapardı. Tutarsızlık… Yani, konuşurken kendini zorlayarak iktisat literatürünün kalıplaşmış terimlerinin uydurukçalarını, güya Türkçe diye kullanırdı. O zaman ben bunlara “kelime ırkçıları” derdim. Bu ırkçılık bizim komşuda da devam ediyor.
Bahsettiğim konu malum, Bulgaristan’da Sorumluluk Özgürlük ve Hoşgörü İçin Demokratlar (DOST) Partisi’nin mahkeme tarafından tescili reddedildi. Sebep “DOST” Türkçeymiş. İki, partinin üyelerinin çoğu Türkmüş dolayısıyla etnik parti oluyormuş.  Hadsiz derecede saçma bir gerekçe… Sofya Şehir Mahkemesi’nin partiyi kaydetmeme gerekçesi akıl ve iz’andan fersah fersah uzak … DOST Partisi Genel Başkanı Lütvi Mestan yaptığı basın toplantısında çok açık bir şekilde izah etmiş, bu gerekçenin saçma sapan olduğunu…  Ve bu gerekçelerin üzerine söylenecek çok da fazla söz yok.
Zaten saçma sapan bir teşebbüs de son günlerde sürüyordu. Malum Bulgaristan Meclisinde başörtüsünü yasaklama girişimi de bu saçmalıklar zincirinden bir halkaydı. Böylelikle bu saçmalıklar zincirine bir halka daha eklendi.
Anayasaya göre eşit vatandaş sayılacaksın, sadece Bulgar üyelerden oluşan parti kurulunca etnik olmayacak, içinde Türlerin ve Bulgarların üye oluğu parti kurulunca “etnik parti” olacak. “Etnik Yaftası” sadece içinde Türkler olursa vurulacak bir yafta, normal şartlarda orta akıllı bir insan nazarında anayasa suçu.
Dünyanın hiçbir dili saf değildir, olamaz ve olmamıştır. Bu, dillerin tarihi gelişim seyrine ters… Bunu niçin söylüyorum. Güya, “Dost” Türkçe bir kelime olduğu için, parti kaydedilmemiş, üstelik bu bizatihi bir kelime değil, partinin adının baş harflerinden oluşan bir kısaltma. Bu gerekçeye sadece gülünür ve ancak şu denebilir: “Minareyi çaldın, bari adam gibi bir kılıf uydur”!
Bir başka gariplik de bir partinin resmiyet kazanmasına bir hâkim karar veriyor. Bütün ülkeyi alakadar eden bir konuda bir kişi karar veriyor. Bu tiyatro Müftülük Seçimlerinde de yaşandı.
Demokratik ülkelerde gerekli belgelerin verilip, müracaat yapılması yeterli olur, partinin kurulması için… En azından AB’ye girememiş Türkiye’de bu kadar kolaydır.
Sözün özü, “DOST Hareketi” iyi yolda, DOST’lu vatandaşlar yılmamalı, aksine “tuttuğumuz yol isabetli” deyip, daha bir azimle çalışmalı!
Önemli ve hayırlı işlerin çok muzır mânileri olur” durmak yok, koşmak var.
17:36 | 0 yorum |

İki siyasi parti arasındaki çekişmeyi etnik konuma sürüklemek Bulgaristan'ın lehine değil

8 Temmuz 2016 Cuma |

Nahit Doğu

Sorumluluk Özgürlük ve Hoşgörü İçin Demokratlar Partisinin (DOST) mahkeme kaydı, Türkçe isim yüzünden yapılmadı. DOST’un siyasi araneya çıkmasından rahatsız olanlar, bu partiye ne kadar iyilik yaptıklarının farkında değiller herhalde.

Yakın geçmişte Türk isimlerini vermedikleri için öldürülen, hapislere atılan ve sürgün edilen Bulgaristan’daki Türklerin önüne isimle ilgili siyasi bir konu sunmanın Avrupa Birliği üyesi Bulgaristan’da pek akıllıca olduğu söylenemez.

Türklerin bilinçaltında Türk isimleriyle ilgili yaralar ve travmalar hala duruyor. Birileri bu yaralarla oynayıp siyasi çıkar sağlamaya çalışıyor. Kısır ve sığ düşüncelerin peşini bırakmayan DOST’tan rahatsız olanlar, zaman kazandıklarını düşünüyor .

Aslında kazandıkları bir şey olmadığı gibi, bu durumdan son derece zararlı çıkacakları aşıkar. Kötülük yapayım derken DOST’a yardımcı oluyorlar ve kendilerinin zamanını kaybettikleri gibi Bulgaristan’daki Türk toplumunu da oyalamaya devam ediyorlar.

Ülke açısından ele aldığımızda ise, iki siyasi parti arasındaki çekişmeyi partiler üstü bir konuma, etnik temele taşımanın Bulgaristan için yararlı olduğunu düşünmüyorum. 
15:37 | 0 yorum |

Alparslan Türkeş ve Bulgaristan Türkleri

7 Temmuz 2016 Perşembe |

Erdinç TEKER

25 Kasım 1917'de Lefkoşa'da dünyaya gelen Alparslan Türkeş , Kayseri- Pınarbaşı’dan Kıbrıs’a göç ettirilmiş bir ailenin evladı idi. 1933 yılında İstanbul’a gelene kadar İngiliz işgali altındaki Kıbrıs’ta büyüyen Alparslan Türkeş ecdat toprağının yabancılar yönetimi altında bulunmasının çilesini burada hissetmiştir. Anavatan özlemini, Türklüğün değer ve manasını özümsemiş biri olarak Kuleli Askeri Lisesine kaydolduktan sonra bu düşüncelerini faaliyete geçirmiştir.
Tüm bunlara baktığımızda Alparslan Türkeş ile  genelde Balkan , özelde ise Bulgaristan Türklerinin yaşadığı duygu yoğunluğu arasındaki paralellik göze çarpmaktadır. Bu bağın neticesini 1939 yılında yayınlanan “Tuna” isimli yazısında görmek mümkündür.  Yazının başlangıcında Alparslan Türkeş, Tuna’ya şöyle tanımlamıştır:

“Bu bir isim değil, bir su değil kalbimizde çağlayan bir tarihtir.
Türksüz Tuna öksüz, Tunasız Türk yaslıdır.”

Yazıda Tuna’nın Türklük ile kavuşması , evrimleşmesini ve sonunda ayrılışı işleyen Alparslan Türkeş,

“Tunam! gönlümde yatan Arşlarım susuzluğunu sen giderirsin.
Bana su vermez misin Tunam?” diyerek sözlerini bitirirken kaybettiğimiz Rumeli topraklarına bir gün tekrar kavuşma isteğini bu satırlarda işlemiştir.


1944 yılında o zamanki iktidarın Sovyetlere yaranmak uğruna uydurduğu sözde Irkçılık-Turancılık davasında yargılanan ve işkence gören Alparslan Türkeş mahkemedeki savunmasında hakimin, “Turancılık hakkındaki fikirlerinizi söyleyiniz.” Sorusu üzerine şu cevabı vermiştir:
- Benim fikrime göre her şeyden mühim olan vesair sahada en ileri dereceye ulaşması için çalışmak lazımdır... Turan, yani Türk Birliği yalnız Asya'dakiler değil, bütün Türklerdir. Yani ilmi manasından başka olarak Türkiye'dir. Memleketimizin ilim, irfan, sanayi, iktisadı bütün yeryüzündeki Türklerdir. Yani Türk Birliği yalnız Asya'dakilerle değil, Bulgaristan'daki, Yunanistan'daki vesair yerlerdeki Türkleri de içine alan bir mefhumdur.

Alparslan Türkeş ömrü boyunca yukarıda söz ettiği düşüncesinden bir adım geri atmamış , gerek Orta Asya , gerekse de Balkanlardaki Türklerin daima yanında olmuştur. Vefat etmeden 4 sene önce 21-23 Mart 1993 tarihlerinde şahsi gayretleri ile asırlardan beri ilk defa bütün Türk boylarının bir araya geldiği “TÜRK DEVLET VE TOPLULUKLARI DOSTLUK, KARDEŞLİK VE İŞBİRLİĞİ KURULTAYI” toplanmış, 30’a yakın ülke ve topluluğun ortak kararı ile 35 maddede birlik mutabakatı yapılmıştır.


Alparslan Türkeş ömrü boyunca soydaşlar ile ilgili girişimlerde bulunmuş bir liderdir. 1 Haziran 1977 tarihinde Ülkücü Kadro dergisinin kendisi ile yaptığı röportaj sırasında sorulan “Sizce; Dış Türkler, Türk dış politikasında nasıl bir yer almalı” sorusuna şu cevabı vermiştir:
-          Her devlet kendi soydaşlarının yurt dışındaki menfaatlerini korumak , kollamak , gözetmek; yaşadıkları ülkelerde o ülke vatandaşlarına verilen her haktan hak sahibi yapmak , bunu devam ettirmekle görevlidir. (1)

1985 senesinde Bulgaristan’da Türklere karşı başlayan asimilasyon ve soykırım sürecine karşı tüm varlığı ile tepki gösteren Alparslan Türkeş, 20 Aralık 1985 tarihinde Yeni Düşünce isimli dergiye şu beyanatı vermiştir:
- Bulgaristan Türklerinin soykırıma maruz kalmalarını durdurabilmek için yoğun bir politika uygulamak gerekir. …Orada yok edilmeye başlanılmış olan kardeşlerimizi bir an önce çekip Türkiye’ye getirmeye çalışmalıdır. Bu insanlarımızı kurtarıncaya kadar sürekli ve planlı gayret sarf edilmelidir. (2)

Yine aynı dergiye 28 Mart 1986 yılında verdiği beyanda , “Bulgaristan iki milyon Türk’ü soykırıma tutuyor. Camileri, mescitleri yıktığını , isimlerini Hristiyan isimleri ile değiştirdiğini , çocukların sünnet ettirilmediğini” ifade etmiştir. (3)

Bizim Ocak dergisine Mayıs 1986’da yazdığı yazıda, “Bulgarlar bütün uygarlığın gözleri önünde Birleşmiş Milletlere rağmen kendilerinin de imzalamış oldukları çeşitli milletler arası antlaşmalara aykırı caniyane bir imha etme uygulamasını gözlerimizin önünde devam etmekteler. Ruslara güvenerek ve onların koruyuculuğu altında Bulgaristan Türkleri Bulgar yönetimi tarafından yok edilmektedir. Bu haller insanlık için utanç vericidir.” (4) sözleri ile dünyaya seslenmiştir.

26 Eylül 1986 yılında Milliyetçi Çalışma Partisinin mitingine katılan Alparslan Türkeş, “Dinlerinden, ibadetlerinden vazgeçmek istemeyen Türkler öldürülmekte veya toplama kamplarına sürülerek oralarda işkencelere babalarından, dedelerinden kendilerine kalmış olan isimleri de zorla değiştirilmiş bulunmaktadır. Adlarını değiştirmek istemeyenlerin bazıları dövüle dövüle öldürülmüş, bazıları ise kurşuna dizilmiş veya hapse atılmışlardır. Sizlere kısaca anlattığım bu bilgiler, Birleşmiş Milletler Af Örgütü tarafından kesin saptanmış gerçeklerdir. Bu vahşiyane davranışlar sadece orada yaşayan Türk azınlığa karşı olmayıp tüm insanlığa karşı işlenmiş cinayetlerdir. Bu olaylar yirminci yüzyılın son çeyreğinde ve medeni dünyanın gözleri önünde cereyan etmektedir. Bulgarlar bu zalimane hareketleri ile insanlığa karşı en büyük suçu işlemiş ve işlemeye devam etmektedir.” beyanında bulunmuştur (5)

16 Haziran 1987 yılında Alparslan Türkeş, Milliyetçi Çalışma Partisinin Genel Başkanı olarak Merkez Yürütme Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada, “Bulgaristan'daki soydaşlarımıza yapılan baskılar yeni başlamış değildir. Yıllardır devam etmektedir.İktidarın bu duruma karşı tavrı çok pasif olmuştur.Devlet idaresi uzağı görmeyi gerektirir.Başbakan 15 sene sonra yetmiş milyon olacağız,bu baskıların hesabını o zaman soracağız gibi sorumsuzca ve hafifçe sözler sarf ederek konuyu geçiştirmişti.Bulgarların soydaşlarımıza karşı giriştikleri zulme karşı acil tedbir alınmalıdır.Her türlü uluslararası antlaşmaya aykırı olan bu vahşice uygulamalar bütün dünya kamuoyuna anlatılmalıdır...Planlı ve ciddi bir diplomatik faaliyet yürütülmelidir.
Bulgaristan'ın üyesi olduğu demirperde ülkeleri ve onların ağababası olan Sovyetler Birliği nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmalıdır... Çünkü Bulgaristan bu ülkenin haberi ve müsaadesi olmadan nefes bile alamaz.Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Gorbaçov'un dünyayı memnun eden 'perestroyka' ve 'glasnost' gibi birtakım çalışmaları vardır.Gorbaçov kendi halkı için yeni ufuklar vaat etmektedir.Bulgaristan'daki Türklere karşı uygulanan vahşi baskılar hem insan haklarına aykırıdır hem de Gorbaçov'un dünyada vermek istediği görünümü karartmaktadır.Eğer Sovyetler Birliği,Bulgaristan'dan bu baskıları sona erdirmesini istese zulmün devam etmesi mümkün değildir.” demiştir. (6)

1989 senesinde Bulgaristan’dan Türklerin anavatanına göçlerine kadar olan süreçte Alparslan Türkeş, daima Bulgaristan Türkleri ile ilgilenmiş , göçten sonra da gerek ziyaretlerinde gerekse de verdiği beyanlarla daima yanlarında olmuştur.

Ömrünü Türklük davasına adayan ve bu yüzden Başbuğ unvanı ile Türk Dünyasının gönlünde taht kuran Alparslan Türkeş’in aşağıdaki sözlerinin daima hatırlanması gerektiği kanaatindeyim:
“Biz bugün Anadolu’dayız ama Anadolu’nun dışında bir Türk topluluğu vardır. Biz büyük bir milletiz. Mutlaka bir gün Türkler uyanacaklar, tekrar haklarını isteyeceklerdir ve alacaklardır.”



Kaynaklar:

1-) Başbuğ Türkeş - Yazar: Metin Turhan ( Kripto Yayınları) Eylül 2015 , 3. baskı


2,3,4,5,6,7-) Alparslan Türkeş - Yazar: Metin Turhan ( Bilgeoğuz Yayınları) 2009
14:20 | 0 yorum |

Eski yöntemlere ne gerek var?

4 Temmuz 2016 Pazartesi |

Bilirsiniz, attan düşen atın üstüne tekrar bindiğinde tutunmak için yeni yöntem ve şekil arar. Bunun felsefesi yoktur ve fazla da akıllı olmak gerekmez.
Toplum da böyledir. Birileri tarafından aldatıldığında yeni gelenlerden farklı yöntem ve şekil arar inandırıcı olduklarını görmek için.

Bir önceki yalancıların uyguladıkları yöntemlere, yeni gelenler tarafından da devam edilirse, kimse tekrar attan düşmeyeceğine inanmaz. Bunun mümkünatı yoktur.

DOST Partisi lideri Lütfi Mestan’ın son iki hafta içinde Bulgaristan’da başörtüsünün yasaklandığını iddia ediyor. Bulgaristan’da başörtüsü yasaklanmamıştır ve halihazırda bu ülkede bunu gerçekleştirebilecek bir güc yok.   

Bulgaristan’daki Türk ve Müslümanların haklarıyla ilgili 25 yıldır yerine getirilmeyen ve eleştiriye açık o kadar çok konu varken bir siyasetçinin neden bir öncekilerin yöntemlerine başvurduğunu anlamış değiliz.

Eleştiriye açık olamayanlara söylüyoruz; dostlar dostların attan düşmeyeceğine emin olmasını arzu eder.




03:04 | 3 yorum |

DOST Partisi, Bal-Göç içinde huzursuzluğa neden oldu

29 Haziran 2016 Çarşamba |

Türkiye’de Bulgaristan doğumluların en etkili sivil toplum kuruluşu olan Bal-Göç’te DOST partisi huzursuzluğu yaşanıyor.

Bir süredir DOST ile Bal-Göç Federasyonu arasında oluşan soğukluğun nedeni ise yakın gelecekle ilgili görüş ayrılığında yatıyor.

Lütfi Mestan liderliğindeki DOST, Bal-Göç’ten daha fazla destek beklerken, Doç. Dr. Yüksel Özkan başkanlığındaki Bal-Göç, daha ölçülü adımlarla yaklaşmayı tercih ediyor.

Özkan’ın DOST’a destek vermemesi söz konusu değil, ancak daha sağduyulu olmayı tercih ederek, Bal-Göç’ü yıllarca partilerüstü bir konuma yerleştiremeyen önceki yöneticilerinden farklı olarak bu defa başka bir tutum izlemeyi tercih ettiği gözleniyor.

Özkan’ın Bal-Göç’ün, şekline ve kodlarına bakılmaksızın, her hangi bir siyasi partinin ilçe teşkilatı gibi gösterilmesinden rahatsız olduğu gözleniyor.  Bu rahatsızlığın dışa vurumu Bal-Göç’ün kendi içinde destek veren ve karşı olan yöneticileri arasında da görülüyor.

Örnek vermek gerekirse Bal-Göç’ün Kırcaali’de verdiği iftara katılan Lütfi Mestan ile Yüksel Özkan arasındaki psikolojik diyalog söz konusu soğukluğu yeterince yansıttı.

HÖH Partsinden daha önceki yıllarda yaşanan ayrılmalar ve ardından gelen hayal kırıklıkları, Bulgaristan Türk toplumunu temkinli olmayı öğretti.  Bunu Bal-Göç’ün de görmüş olması gerekiyor şüphesiz.

Bal-Göç gibi STK’lardan beklenen ise rengine bakılmaksızın siyasi partilerle gereğinden fazla içli dışlı olmamaları.

Unutulmamalıdır ki siyasi partilerin hedeflerinde dengelere göre değişiklikler yaşanabilirken STK’ların temel hedeflerinde asla değişiklik olmaz.
Değişiklik olursa STK olmaktan çıkarlar ve herhangi bir siyasi partinin ilçe teşkilatı konumuna yerleşirler. Aslında bu durumdan söz konusu siyasi parti de uzun vadede kaybeder, çünkü kendilerine destek veren STK, toplumun nezdinde ciddiyetini ve inandırıcılığını yitirir

Doç. Dr. Yüksel Özkan başkanlığındaki Bal-Göç ile Lütfi Mestan liderliğindeki DOST Partisi arasında yaşanan soğukluğa dönecek olursak;  STK nerden nereye yayılıyor ve siyasi parti nerde başlıyor sorusunın cevabına saygı duyulması gerektiğini düşünüyoruz.

 Ajans Bg


……
AJANS BG, FARKLI GÖRÜŞLERE DE YER VERMEYE HAZIRDIR. SORGULAMA HAKKINIZI KİMSEYE VEKALET ETMEYİN.

ajansbg@gmail.com
17:01 | 1 yorum |

YÜREĞİM RODOPLAR’DIR BENİM

20 Haziran 2016 Pazartesi |

Gözlerim bizim Asar tepesi Yüreğim memleketim Düşlerimde gezer dururum Rodoplar benim cennetim Her baktığımda bir yerdeyim Her baktığımda seherdeyim Papatya fallarım doğru çıktı Şartsız koşulsuz sevmelerdeyim Senden öğrendim sevmeyi Senden öğrendim gülmeyi Senden öğrendim toprağımı öpmeyi Ağacın oldum Yaprağın oldum Ben her gece rüyalarımda Köyüm oldum Kayabaşı oldum Arda oldum Ela ela aktım ırmağında Ela ela baktım dağlarına Dokundum meşe çınar ağacına Savruldum yaşamım boyunca Memleketime yana yana Sonsuzluğu onda gördüm Çocukluğumu onda gördüm Ela bakışlarımı onda gördüm Yıllar sonra Dokunduğum toprağımda Hiç bu kadar gülmemiştim Hiç bu kadar sevmemiştim Hiç bu kadar ölmemiştim 37 yıl sonra...37 yıl sonra Toprağımla bütünleştim Toprağımla seviştim koklaştım Ağlaştım doğduğum toprağımla Baba ocağındaydım Vatan kucağındaydım Dağlar sarmaladı beni Yar yanında yar kucağındaydım Bitmeyen tükenmeyen sevdadaydım Yıllar eskitemedi beni Yıllar tüketemedi sevgimi Ben her gece Arda oldum Balabandere oldum İçtiğim yudumladığım kahvemde Her gece köyümün oldum Memleketim oldum Ben köyümün çilli kızı Yüreğim Rodoplar’dır benim Rodoplar MÜZEYYEN AVCIOĞLU
15:19 | 3 yorum |

’’İçinde bir iş yapmanın saadeti’’

11 Haziran 2016 Cumartesi |

Erdoğan Doğu

10 Nisan 2016 tarihinde Sofya Halk Kültür Sarayı'nda (NDK) yapılan DOST partisinin 1.Olağan Genel Kurulunda beni en çok etkileyen şey,  ne katılımın fazla olmasıydı, ne de konuşmacıların neler söylediği.
Salondaki gençlerin sayısı, bu sayının genel katılım içerisindeki oranı ve heyecanları çok daha önemliydi. Gördüğüm kadarı ile;  hayatında ilk defa bir genel kurula katılan çok kişi vardı, tıpkı benim gibi. Dolayısı ile heyecanda vardı…

’’İçinde bir iş yapmanın saadeti’’  der Orhan Veli bir şiirinde…

Evet bir iş yapmanın mutluluğu, bir davanın temsilcisi olmanın gururu…
Dedelerinden, babalarından, annelerinden duydukları davanın artık bir parçası olmak,
Ve bu davaya hizmet etme isteği…
Hepsinde görülen genel izlenim, içinde bir iş yapmanın heyecanıydı. Zaman zaman konuşuruz, o kongrede ilk defa tanıştığım genç dostlar ile…
İzmir, Kocaeli, Bursa, İstanbul habersiz olmaktan şikayetçi olan bitenden…
O gençlik heyecanı ile bir an önce sahaya inmeyi, sorumluluk almayı istiyorlar ilk defa tanıştıkları siyasette.
Dost Partisi’nin resmi olarak mahkeme yoluyla henüz tanınmamış olması, Dost yöneticilerinin teşkilat yapısını oluşturmasında ve görev dağılımlarının yapılmasında zaman kaybına uğramasına neden  olsa da, gençlerde oluşmuş olan bu heyecanın ve isteğin kırılmaması adına adımlar atılmalı. Gençlere 'Bizler sizlere değer veriyoruz ve sizlere güveniyoruz' deyin ve öyle olduğunu gösterin…

14:11 | 0 yorum |

Varna’nın Ezerovo Köyünden Kıbrıs’a giden yol

9 Haziran 2016 Perşembe |

İki göçmen şehidi bağrımıza basarak, yarınki gün onları ebediyete uğurlayacağız.

Kırcaalili Nefize Özsoy ve Şumnulu Kadir Cihan Karagözlu.

Bu iki ismin unutulması mümkün değil. Birisi Balkan’ın güneyinden, diğeri kuzeyinden, dağların ardından, nehirleri aşarak geldiler öz Anavatana ve adları şanlı al bayrağa nakış edildi...

Serhat şehrimiz Edirne’deki Selimiye Camisi dolup taşacak. Nefize’yi beyaz sütündeki yaşıtı Türkan Bebek karşılayacak. Türkan, özgürlüğümüzü bağışladı, Nefize ise vatanımızı.

Yarım kalmış hayatlar kitabında, Kadir Cihan Karagözlü’nün şehadetinde, kudretli Deliormanlı pehlivanların nasıl hüngür hüngür ağladığı okunacak...

Kırcaalili Yusuf, yazdı akşam bana;

“Aga, iyi bir nişancıyım, Türkiye’ye gelip, dağlardaki düşmanı temizlemek istiyorum. Kime ve nereye başvurmalıyım?”

Arslanım, dedim ve boğazım düğümlendi. Söyleyecek söz bulamadım ona.

İşte budur, Bulgaristan’daki Türkün gönlünde yatan Anavatan sevgisi!

Çok az insan tarafından bilinen, başka bir tarihi gerçeği anımsıyorum şu an. Kıbrıs olaylarının başlangıcında, Varna’nın  Ezerovo köyündeki Türkler, meydana toplanıp, gönüllü olarak Kıbrıs savaşına katılma arzusunu belirtiyorlar. Tabi ki, daha sonra yığınla dayak yiyorlar...

Görüldüğü gibi, Türkiye vatandaşı olmadan da Türk olunuyor!

Türkiye vatandaşı olup, Türk olamayanlara ne demeli?

Hani şu onbir kanı bozuk  Alman “Türk’” deputata ne demeli.

Onlar, “Türkiye vatandaşı” ama ”Biz  Türkiye’yi savunmayız!” diyorlar...

Ah, öyle bir kolay olsa bu ülkeyi satmak!


Biz, göçmenler, gereken savunmayı yaparız, çünkü bizim için başka Türkiye yok...
21:21 | 0 yorum |

Sofya'nın penceresinden üç ağır adam

31 Mayıs 2016 Salı |

HŞHP’nin İstanbul temsilcisi, Erdinç Halim İmamoğlu, bazen sitemde bulunur; “ Aga,vallahi, bizi görmezlikten geliyorsunuz!”diyerek, partisinin Sofya’dan nasıl göründüğünü sorar bana.

Bir ara Kasımcı olarak anıldık, şimdi de Mestancıya adımız çıkmadan, ben yazıma odaklanayım. Aslında gazetecinin derdi yaranmak değil, gerçekleri bir şekilde yansıtmaktır...

Kasım Dal, daha partisini kurmamıştı ve nabız yoklamak için Bursa’ya gelmişti. Herkeste heyecan doruktaydı. Bursalı yöneticiler, kendisine yemek ziyafeti çekerek, gözümün önünde hepsi destek sözü vermişti.

Birkaç yıl geçti, bizim Cebel deresinden çok soğuk sular aktı.

Kasım Dal’a, ”Yanındayız Koçum!”diyen Bülent Amca, artık emekliye ayrıldı.

Bursa Büyük Şehir Belediye Başkanı Recep Altepe, mayısta yine Cebel’deydi. Bu sefer DOST’la kucaklaştı.

Bahsettiğim o yemekte, Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ve Naci Kale de vardı. Bunlardan birisi, DPS’nin kongresinde tebrik sundu, diğeri de Ak Pınar’da şapka salladı.

Bursalı siyasetçiler saf değiştirirken, başkent Sofya, üç ağır adamı tanıdı ve sevdi;

Kasım Dal, Korman İsmailov ve Orhan İsmailov.

Partileri hala küçük mü küçük ama artık liderlerinin toplum içinde belirgin bir saygınlığı hissedilmekte, her ilçede bile sadık üye ve sempatizanları bulunmakta. Hatta, Türkiye’dekiler tam bir baş belası...

Son günlerde, Kasım Dal, neden medyanın sıkça konuğu oldu?

Güler yüzü, ılımlı ve samimi ifadeleri, toplum içinde sempati uyandırmakta. Siyasetçi kimliği ise güven ve inanç aşılamakta. İkinci defa Persin adasındaydı. Oradaki siyasi ve entelektüel elitin arasında, Türklerin onurlu bir temsilcisiydi.

Genç ve karizmatik Korman İsmailov, zorlu Reformcular Bloğu’nda stabilite sağlamak peşinde. Çok yorulduğu ve yıprandığı yüzünden belli.

Yeri gelmişken, kendi bir hayalimi de paylaşayım. Bugün, nasıl Korman İsmailov, Bulgar siyasetçi arkadaşlarıyla ortak hedefler peşinde koşturuyorsa, ileride de bizim Türk topluluğumuzun çıkardığı özgür ve bağımsız siyasi güçler, illaki, hemfikir oldukları diğer düzgün ve demokratik ulusal siyasi partilerle beraber hareket ederlerse, işte o zaman bu ülke düzlüğe çıkabilir...

Orhan İsmailov, profesiyonel bir asker, istihbaratçı sayılır. Şu an Savunma Bakanlığı’nda ikinci adam. Disiplinli ve titiz çalışması sayesinde çok başarılı bulunuyor. Onu Bulgarı ve Türkü takdir etmekte. Meğer, Türkler, Bulgaristan’da yüksek rütbeli subay veya istihbaratçı olarak da görev alabiliyormuş...

Evet, birazcık, siyasette ağırlığını hissettiren üç ağır adamdan bahsettim.

En azından, Sofya’nın perdesiz penceresinden böyle gözüküyorlar...



23:05 | 2 yorum |

‘Bulgar etnik modeli’ ve Türk toplumunu şekillendirme

Nahit DOĞU

Alıştırdılar ve bir yalanı gerçeğin sırasına yerleştirdiler. Bulgaristan’da Türk toplumunun temsilcileri etnik aidiyetleri ile ilgili hak aramaya kalkıştıklarında hemen bölücü, aşırı milliyetçi ve Türkiye’nin beşinci kolu damgasını yiyiyor.
Dinleri ile ilgii bir hak arayışına girişirler ise radikal islamcı etiketini buluyorlar karşılarında.
1990 yılında Komünist rejimin çökmesinden sonra toplumun anlayışına sanal bir sınır yerleştirildi; Buraya kadar isteyebilirsin ancak buradan sonrası olmaz...  İstersen ‘Bulgar etnik modeli’ne karşısın demek.
Evrensel hakların çerçevesinin çok altında bulunan söz konusu sanal çizgiyi geçmek isteyenlere bölücü, aşırı dinci ve hain damgası vuruluyor ve ötekileştiriliyor. Psikolojik savaşın bir silahı haline getirilen, Türk toplumunu şekillendirme stratejisinin bir parçası olan ve gerekli gereksiz kullanılan ‘Bulgar etnik modeli’ ifadesi işte bu çizginin kendisi.

Bölünmeyelim aptallığı ile 25 yıldır Türk azınlığının çok katmanlı sosyal, ekonomik ve kültürel varlığını bir siyasi partinin eline teslim etmiş olan Türkiye’nin bir daha düşünmesi gerekiyor. Hele ki, söz konusu siyasi parti ‘Bulgar etnik modeli’ni 25 yıldır savunduysa.
Sorgulama hakkınızı kimseye vekalet etmeyin.
14:38 | 1 yorum |

‘Manaf kafalı’ değilim

14 Mayıs 2016 Cumartesi |

Kader Özlem

DOST, Bulgaristan'da yarım kalmış bir davanın adı olmaya namzettir. Siyasi parti olarak DOST'un başarısını ekibinin gayreti ve tabanda bulduğu karşılık belirleyecektir.
HÖH'ün unutturduğu değerlerin yeniden hatırlanması, gerek azınlık gerek ülke genelinde tabu haline getirilen temel meselelerin yeniden tartışılması, Türklerin pasif, ezik ve silik bir kimliğe büründürülemeyeceğini göstermesi, Bulgaristan Türk'ünün anavatanından bağımsız düşünülemeyeceğini yansıtması bakımından DOST hareketi umut vaat ediyor...
En azından Bulgaristan Türklüğü davası için bir şeyler yapanları ve yapmak isteyenleri heyecanlandırıyor.

Balkanlar'dan Osmanlı'nın çekilişi sürecinde soydaşımızı katleden, ölüme ve sürgüne maruz bırakan Rusya'nın ağzıyla konuşan bir soydaş grup benim tahayyülümde yok! Mesele bu kadar net... Aktörler değil, denklem/konu bazında konuşuyorum. Vaktiyle "Edirne'yi Enver alacağına, Bulgar alsın" diyen zihniyet bana göre değil! Bu süreçte tek üzüleceğim husus, geride temiz ve yıpranmamış bir şekilde kalan HÖH’teki kardeşlerimiz olur. Bunları yazan da "manaf kafalı" biri değildir...
08:55 | 1 yorum |
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve AJANS BG'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Мненията на редакцията и на автора/ите могат да не съвпадат.